9.8 C
İstanbul
Çarşamba, Nisan 22, 2026

HAKLININ TARAFINDA

Yıkılan binalar, kaybolan hayatlar! Peki suçlu kim?

Gelecek Partisi Kültür Sanat Politikaları Başkan Yardımcısı Azizcan Erenkol, Kahramanmaraş merkezli depremler sonrası Türkiye'nin kentleşme tarihini karşılaştırmalı örneklerle ele aldı. Osmanlı'dan günümüze Türkiye coğrafyasının nüfus hareketlerini inceleyen Erenkol, yazısında kentleşme sürecindeki yapılaşmaya da mercek tuttu

Sayın Zülfü Livaneli’nin bir söyleyişisin de dinlediğim cümlesi beni çok etkilemişti: “Ben kendimi bildim bileli ülkemiz bir şantiye alanı”

Bu cümlenin dikkat çektiği husus ve ardında getirdiği sorunun cevabını bulmaya çalıştığımızda elde edeceğimiz sonuçlar  süreci oldukça kısa ve net bir şekilde ifade ediyor aslında.

Bir ülke şantiye alanına dönmüş ise bunun altındaki ana nedenin barınma sorunu olması gayet makul bir düşünce. Ancak bu düşüncenin gerçekte nasıl oluştuğunu anlamak için tarihteki verileri analiz edip sonuçları objektif olarak değerlendirmek ve bunun ışığı altında olabildiğince gerçeğe yakın bir hipotezler bütünü elde etmek gerekir.

Nüfus verileri alacağımız yoldaki ilk durak noktası. Bu noktada ilk değerlendirme sonuçlarını alabilmek için belirleyeceğimiz ülkeler ile kendi ülkemizi karşılaştırmak gibi bir zorunluluk bulunmakta.

Almanya ve İspanya örnekleri

İşte bu amaçla karşılaştırma yapabilmek adına iki ülke üstünden ilerlemeyi makul bir düşünce olarak kabul ettim: Biri refah seviyesi olarak bizden ileri olan Almanya bir diğeri toplumsal benzerlik göstermesi açısından İspanya oldu.

Milat olarak belirlediğim 1970 yılına baktığımda; Almanya 78 Milyon, İspanya 34 milyon, Türkiye 35 milyon nüfusa sahipken 2015 yılını ele aldığımda Almanya 81 Milyon, İspanya 46 milyon, Türkiye 79 milyon sonuçlarını elde ettim.

Bu sonuçları gördüğümde benim yaşadığım şaşkınlığa sizlerin de düşeceğine eminim. Ülkemizin nüfusu yaklaşık olarak % 120 oranında artarken diğer ülkelerdeki nüfus oranı makul denebilecek seviyelerde bir artış göstermişti.

Bir diğer durak noktasına geldiğimizde ise ülkemizde yaşayan fertlerin aile ve ekonomik yapısını irdelemek gerekliliğini hissetim.

Osmanlı’da nüfusun dağılımı ve yaşama kültürü

Osmanlı imparatorluğu dağılmadan önceki son yüzyılda oluşan sanayi devrimini kaçırdığı için ekonomik girdilerini kuruluş dönemindeki benzerlikle tarım ekonomisi üzerinden sağlamaktaydı.

Her ne kadar son 50 yılda sanayileşme yolunda bir adım atılmış olsa da ekonomik gerekliliğin bir sonucu olarak tarım kesiminde süregelen yaşam şartları nüfusumuzun büyük bir çoğunluğunu köylerde istihdam edilmesini gerekli kılıyordu.

Cumhuriyetimizin kuruluşundan sonra 28 Ekim 1927 günü yapılmış olan ilk genel nüfus sayımında Türkiye’nin nüfusu 13.649.945 kişi olarak belirlenmiş ve bu nüfusun %23,5’i şehirlerde, %76,5’i ise köylerde yaşadığı saptanmıştı.

Nüfusun büyük bir kısmının köylerde nasıl yaşıyordu? Bunun cevabı için kent bilimcisi Sn. Ferhunde Özbay’ın “Türkiye’de ailenin değişimi ve Toplum Bilimsel İncelemeler” kitabında, köylerde yaşayan nüfusun birçok fonksiyonu kendisinde toplayan ve en az üç neslin bir arda yaşadığı genellikle ekonomik ve siyasal birlik olarak düşünülen geleneksel geniş aile yapısında olmaları nedeni aynı mekânı bölüşerek yaşamayı tercih eden bir yapıya sahip olduğu gerçeği ile karşılaştık. Buradan çıkaracağımız sonuç köylerde ya da kasabalarda süregelen yaşamın fazla konut sayısına ihtiyaç olmadan bütünleşik devam ettiği yönünde oldu.

Kentlerdeki nüfus nasıl astronomik boyutlara ulaştı?

Peki, ekonomik gelişmelerin sürece etkisi nasıl oldu? Bunun için 17 Şubat 1923 yılında toplanan iktisat kongresine gitmemiz gerekiyor. Kongrede alınan kararlar neticesinde ekonomik rota sanayi devrimine doğru kırılmış bu sayede ülkede 1939 yılına kadar arka arkaya başta İstanbul, Ankara ve İzmir gibi şehirlerde olmak üzere fabrikalar açılmaya başlamış bu dönem İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ile devam etmiştir.  

Elde ettiğimiz tüm bu verilerin ışığı altında genel bir değerlendirme yaptığımızda özelikle 1950’li yıllardan başlayarak sanayileşmenin artması, bunun sonucunda çalışacak insan gücüne ihtiyaç duyulması, Hüseyin Bal’ın “Kent sosyolojisi” kitabında belirtiği gibi köylerde olumsuz şartlarda yaşayan insan nüfusun hızlı bir şekilde şehirlere akmasına neden olmuştur.

Oluşan bu akışkanlık şehirleşmenin getirdiği dar alanlarda köylerde ya da kasabalarda alışılan büyük aile yapılarının bir arada yaşamasını engellemiş .,ailelerin bu sebeple çekirdek aileye dönüşmesine bu dönüşümde Nur Vergin’in 1986 yılında makalesinde belirtiği gibi nüfusun birkaç büyük kentte yoğunlaşması hızlı, düzensiz, dengesiz ve sorunlu bir kentleşme sürecinin yaşanmasına ve kontrolsüz büyümelerine neden olmuştur.

Rant ekonomisi

Oluşan bu kontrolsüz nüfus hareketi sonucu büyüyen şehirler beraberinde imar sorunlarını getirmiş, her dönemin siyasetçileri oluşmuş oy potansiyellerini kazanmak amacı ile güttükleri imar aflarını başlangıçta oy kazanmak kaygısı ile değerlendirmiş sonrasında oluşan bu rant ekonomisi ile kazanca çevirebileceğini fark ederek bunu rutin bir alışkanlık haline getirmiştir.

Yıldıray Oğur’un 2 Mart’ta Kahramanmaraş ili özelinde kaleme aldığı köşe yazısı yukarda belirtiğimiz hususun örnekleri ile anlatılmış halidir.

Tüm bu verileri değerlendirdiğimizde kentlerin yapılaşma hali oluşan nüfusun baskılaması ile bir talep – arz dengesine dönüşmüş ve hızlı bir inşaat serüveni başlamıştır.

Bu serüvende kendine çok uygun bir zemin bulan yapı ekonomisi oluşan bir ihtiyacı giderme nedenin arkasına saklanarak süreç içeresinde oluşan kontrolsüzlüğü kendi kontrolüne alarak gerekli düzenlemelerin yapılmasını sağlamış günün sonunda bu durumdan etkilenen başımı sokacak bir evim olsun diyenler olmuştur.

Peki, Suçlu Kim?

Tüm bu gerçekliği anlatırken kentleşmeyi debisi aniden yükselen bir nehrin yeni yataklar açmasına benzetebiliriz. Doğal olarak niteleyeceğimiz bu durumda doğal olmayan yönetmelik ve kanunların zamanın ihtiyacını karşılamaktan uzak olması ve gerekli aksiyonların alınmamasıdır. Ancak burada olan bir diğer açmaz ise bu kanun ve yönetmelikleri düzenleyecek insanların yine bu durumla yani konutsuzluk problemi ile ya da konutların yapılacağı alanlara sahip olmaları gibi doğru kararları alacak objektivitede olmamaları.

Siyasetçi vatandaş arasındaki örtülü rüşvet ilişkisi: İmar affı

Bunu en iyi anlatan olgu bugün afetler meydana geldikten sonra aklımıza gelen ve ilk olarak eleştirdiğimiz imar afları.

İlk kez  1955 yılında 250 bin kişi için çıkarılan ve sonrasında her beş senede tekrar edilerek  2002’ye kadar 20 milyonluk bir nüfusa sonrasında çıkarılan aflarla neredeyse hepimize değen imar afları ile ilgili oluşan vatandaş baskısı. Oylarla iktidara gelme zorunluluğuna  sahip olan hükümetlerin üstünde bir vaat unsuru haline dönüştürmüş belki de bu durum hükümetlerin imar affı ile ilgili aldığı kararlar ile ilgili olarak süreç içinde suçlanmasını engellemiştir.

Tüm bu durum bize Türk halkının imar kanunu ve yönetmeliklerinin olumlu yanları ile ilgilenmediğini ve hatta bu konuda yönetim erkine talep oluşturarak belki de zorladıklarını göstermektedir ki suçlunun imar aflarına karşı durmayan bizlerin olduğunu anlatmaktadır.

Diğer Haberler

CEVAP VER

Yorum Yazabilirsiniz.
İsmini yazın

Sosyal Medya

0BeğenenlerBeğen
894TakipçiTakip
0AboneAbone
- Reklam -spot_img

Son Haberler