İçinde bulunduğumuz yılın Şubat ayında bir grup üniversite öğrencisi genç olarak Suriye’de olan bitenleri yerinde gözlemlemek hem de hayatımızda ve yapabilirsek çevremizde bir farkındalık oluşturma niyetiyle Suriye’ye iki günlük bir seyahat gerçekleştirdik. Seyahatimizin temel amacı; insani diplomasi, insani yardım ve 2011 yılından bu yana yaşanan drama yakından şahitlik etmekti. Nitekim öyle de oldu. Hatay Valiliği’nden gerekli izinleri alıp Cilvegözü sınır kapısından geçtiğimiz anda sanki zamanda yolculuk etmişçesine 30 yıl geriye gittiğimi hissettiğimi hiç unutamıyorum. Sınırdan geçmekle birlikte hükümet konağı gibi bir yerde durdurulup kimliklerimizi teslim ettik yerine de ziyaretçi kartını andıran bir kartla Suriye’ye, Orta Doğu topraklarına giriş yapmış olduk.

Daha önceden orada bulunan Türklere sorduğumda bana: “Bu belge Geçiş/Enkaz Hükemeti dedikleri İdlib bölgesini kontrol eden grupların sağladığı bir nevi ‘eman’ belgesi” dendi. Bab El-Hava’ya aracımızla vardıktan sonra olası bir ihtimale karşı can güvenliğimizi sağlaması için yarı askeri üniformalı bir koruma (yanılmıyorsam kendilerince kurdukları bir kolluk gücü mensubu) ile birlikte yola koyulduk.

Yolda hiçbir detayı kaçırmamak için en öne oturup gözlerimi dört açmıştım. Orta Doğu’ya ilk kez bu kadar yakındım. Hep filmlerde gördüğüm o kızılımsı topraklar, yer yer görülen zeytin ağaçları, gri sarp kayalıkların beni etkilediğini söylemeliyim. Bazı kontrol noktalarında Heyet Tahrir Şam mensuplarının rutin kontrol gerçekleştirdiklerine şahitlik ettim.
Nayrab ve Arihah’ta bombalanmış, tarumar edilmiş şehirleri görünce üzülmemek elde değil. Şehir öylesine bombalanmış ki adeta bir hayalet şehir haline dönüşmüştü. Ben günlük hayatımda kedileri çok seven nerede görsem sevmeye çalışan biri olarak gezdiğimiz birkaç bölgede 1 ya da 2 tane kediye rastlaşmıştım ama kesinlikle 3 değil ve gördüğüm o zavallı kedi de Suriye’de hayvan olmanın izlerini bedeninde taşıyordu.
Meşhur M4 karayolunda Rusya’nın kontrol ettiği sınıra kadar yaklaşıp devriye atan Türk askerlerine uzaktan selam verdik. Ziyaretimizin sonlarına doğru İdlib şehir merkezine iyice yaklaşmıştık. Şehre doğru ilerledikçe yolda bir şeyler satmaya çalışanlar, ufak çaplı pazarlar ve benzin istasyonlarının sayıları artmaya başlamıştı. İdlib merkeze vardığımızda da her şeye rağmen devam eden bir hayat mücadelesine şahit oldum. Tepelerine bomba yağmayacağının hiçbir garantisi olmayan insanlar bir şekilde geçimlerini temin etmek için çalışıyorlardı, görece bir suhulet ve rutin akışın olduğunu söyleyebilirim. İdlib saat kulesine kadar araçla gelip şehir merkezinde attığımız tur sonrası bir şeyler almak için durduğumuzda başımızdaki rehberden “ben de inebilir miyim? Halk ile kısa da olsa sohbet etmek istiyorum.” Dediğimde: “olmaz güvenli değil” yanıtını aldım. Ancak, ısrarım sonucunda beni kırmadı ve güvenlik mensubu ile beraber çıkmama izin verdi. İdlib topraklarına ayak bastığımda gerçekten Suriye’de yaşananlar için derin ve hüzün dolu bir “ah” çektim…
Çok ilginçtir alışveriş yaptığımız bakkalın sahibi Türk olduğumu duyunca elimi sıkıp “merhaba, hoş geldiniz.” dedi içtenlikle. Gözlerindeki ışıldamayı gördüm desem inanın abartmış olmam. Sonra arkamdan “merhaba abi” diye seslenen bir çocuk ile karşılaştım. Biraz sohbet ettikten soran Türkçeyi nasıl bu kadar iyi konuşuyorsun diye sorduğumda; bir müddet İstanbul Bağcılar’da çalıştığını ve Türkçeyi orada öğrendiğini söyledi. Alabildiğine efendi ve çalışkan bir kardeşimizdi. Alışverişi tamamlayıp ödemeyi yaptığımızda bize çikolata ikram ettiler. “Yok, olmaz parasını vereyim” dediğimde “bunlar ikram siz misafirlerimizsiniz hoş geldiniz.” Diye karşılık verdiler. Gerçekten duygusal bir andı benim için.

Tüm bunları, bugün sıkça gündeme geldiği için ifade ediyorum. Suriyeliler bahsi kuşkusuz toplumsal bir yara halini almıştır. Ancak çözümün de onları davul ve zurna ile göndermek olmadığı açıktır. Hiç kimse istemez yerini, yurdunu bereketli topraklarını bırakıp başka bir ülkeye gitmeyi.
Ülkenin ekonomik olarak yönetilememesinin getirdiği dar boğaza günah keçisi olarak Suriyelilerin gösterilmesini doğru bulmuyorum. Evet müşfik Türk milleti, kıt kaynaklarına rağmen Suriyeli misafirlerimizi uzun zamandır ağırlamaktadır. Günümüzde bir takım siyasilerin popülist çıkışlarla Suriyelileri gündem malzemesi yapması; aslında ‘çaresizliğin’ siyasetini yapmak demektir. (İran üzerinden gelen başka uyruklu kimseleri yazıma bahis yapmıyorum.)
Tarih, toprak ve vicdan ülkemize yazılı olmayan bir misyon biçmiştir o da; mazluma ve mağdura dini, dili, mezhebin mevzubahis edilmeden sığınak olmasıdır.
Umarım bir gün; siyasi birliğini sağlamış, demokratik, özgür, insan haklarına saygılı ve müreffeh bir Suriye’yi de ziyaret edebiliriz. Maalesef ki, bu sürecin en büyük mağdurları çocuklar, yaşlılar ve kadınlar… Emperyalist devletler süfli çıkarları uğruna birbirleriyle kıyasıya mücadele ederken ne yazık ki olan çocukların masum hayallerine oluyor.
Ramazan Selçuk
ramazanselcuk@yandex.com


